3 Kasım 2014 Pazartesi

Vahdet Beyle Aşure






Hava soğuk ama kar çok az. Susuzluk tehlikesi gündemde. Dünya, küresel ısınmayı konuşuyor. Şehre kapanıp kalmaktan sıkılmışım. Uzaklaşsam nereye gideceğim?.. İyisi mi bir dost gönülle muhabbet. Vahdet Beyi arasam mı?

Dükkana telefon açıyorum. Çırak; “ Şimdilerde dağ evine çekildi. Aşureden sonra döner ” diyor. Allah Allah, dağ evi de nereden çıktı?.. Bilirdik zaman zaman uzlete çekilir ama kış günü dağ evi, hani yaz olsa, diyeceğim yayla keyfi… Tuhaf, ne zaman ne yapacağı belli olmaz ki… Çıraktan aldığım numarayı çeviriyorum. 

Vahdet Bey o heybetli sesiyle karşımda:

- Baba, ne iş, kış ortası dağ?..
- Küçüklerin büyükleri hesaba çekmesi yeni mi âdet oldu?..
Aman kızdırmayayım. Haklı. Sorgular gibi konuşulmaz. Toparlanıyor ve usul- edep dairesinde konuşuyorum. Muharremin ilk 10 gününü oruçla ve de zikirle geçirmek için Bolu Dağına sırtını yaslayan köylerden birinde, akrabalarının yanına gitmiş. Yakında dönecekmiş.
Şimdi yanında olmaya nasıl can atıyorum bir bilseniz. Telefon sohbetimizin ortasında kalbimi okuyor:

- Yol durumu seni korkutmazsa çık gel istersen, dağ havası koklarsın.
- Şeyyy, nasıl desem, tabii canım istiyor ama seni rahatsız etmiş olmayayım.
- Rahatsız edecek olsan çağırır mıyım? Hala öğrenemedin; büyükler  “ istersen, dilersen” dediğinde emirdir çocuğum!.. Ne zaman kavrayacaksın?!..
Çok şükür ilk fırçamı aldım. Doğru söylüyor. Davet büyükten gelmişse, üstelik nezaket gösterip dilersen demişse, koşup gitmek lazım.
Yol durumu nasıldır?.. Sis, yağmur, buzlanma? Tedirginlikler kemiriyor zihnimi. O an kuantumla ilgilenen bir dostun sözleri çınlıyor kulaklarımda: Evren; bakışın biçimini alan boşluk! Görüntü olumsuz da olsa olumlu bak, göreceksin her şey düzelecek!
Ya Allah, deyip fırlıyorum yerimden. Bismillah, yola çıkıyorum. Şartlar ne olursa olsun maksat gayeye varmaksa, teferruatı takıntı etmeye hiç gerek yok. 
Hava pek iyi değil ama mesafe aldıkça kolaylaştığını hissedebiliyorum. 3 saate yakın süren yolculuk sonunda Bolu Dağına tırmanıyorum. Kışın güzelliğini burada seyredeceksin. Karla örtülen evler, beyaza bürünen çam ağaçları ve sisli zirveler…

İkindi namazında Bolu Dağı yamacındaki bir türbede buluşmak üzere sözleştik. Abant sapağının simetrisinde yer alan yoldan yukarı tırmanıyorum. Çam, gürgen, sedir ve meşe ağaçlarının ortasına saklanmış bir mekan burası. Hani tabela olmasa burada eski bir tekke ve büyük bir zatın türbesi olacağı hiç hatıra gelmez. Köylüler doğal ürünler pazarlıyor türbe girişinde. Yoğurdun, tarhananın, peynirin, kurutulmuş meyvelerin hası burada!.. Kara, soğuğa aldırmadan çeşitli diyarlardan ziyaretçi akınını farklı araç plakalarından seziyorum.

Ezan okunuyor. Şadırvanda buz gibi suyla abdest, üzerime çöken yol yorgunluğu ve gafleti yıkayıp arıtıyor. Çivi gibiyim, canlandım. Cami girişinde kucaklaşıyoruz Vahdet Beyle. Hal- hatırdan sonra içeri geçiyoruz. Burası küçük bir cami… Ahşap dekore edilmiş. Enteresan olan; camiin orta yerinde  kocaman bir ağaç gövdesi.. Mescidi inşa ederken ağacı kesmeye kıyamamışlar. Ona bir boşluk bırakıp çatıyı öyle yükseltmişler.

Namaz sonrasında adet olduğu üzere cemaat birbiriyle musafaha ediyor. 10-15 kişi ancak varız. Ayaküstü tanışma ve selamlaşma Vahdet Beyin etrafında yoğunlaşıyor. Önceden tanışmadıkları halde herkesin ona yönelişi garip geliyor bana. Anlıyorum ki; Hakkın Nurunu yansıtan mahaller mıknatıs gibi çekiyor insanları!.. Kelebekler nasıl ışığa üşüşürse gönül ehline de doğal bir yöneliş oluyor kendiliğinden.


İmam, aşure vesilesiyle küçük bir merasim yapılacağını bildiriyor. Dışarı çıkıyoruz. Camiin hemen yanındaki açık mezarlıkta yeşil parmaklıklarla çevrili türbede toplanıyoruz. Levhada şöyle yazıyor: TOKADİ HAYREDDİN (K.S.) Önceleri adını duyduğum bu zatın, Halveti Şabani yolunun kurucusu Şeyh Şaban-ı Velinin mürşidi olduğunu, ilim- hakikat yolunda uzun bir tahsil süreci yaşadığını, pek çok mürşidden feyizlendiğini okuyorum levhadan. İmam Efendi Muharrem ayı ve aşure üzerine kısa bir konuşmadan sonra duayı Vahdet Beye bırakıyor. Bizim ki öyle bir dua ediyor ki; iliklerimize kadar titriyoruz dokunduğu manalarla. Fatihadan sonra okuma odasına yöneliyoruz.

Burada sıcak soba başında Vahdet Bey Muharrem Ayı ve Ehli Beyt Sevgisi üzerine hoş bir sohbet açıyor. İnsanlarla kaynaşmasına, herkesin dilinden konuşmasına hayranım. Köylü ile köylü, avam ile avam, çocukla çocuk, büyükle büyük olurmuş Hakikat Ehli. Herkesi sığdırırmış okyanusa dönüşen gönlüne.

Mest oluyor dinleyenler. “ Akşama da kalın ” diye ısrar ediyorlar ama kırmadan mazeret bildirerek müsaade istiyoruz. İftarda yemek üzere yanımıza bir kap aşure veriyorlar.

Türbeden köye doğru yol alıyoruz. Yukarı çıkıldıkça kar yoğunlaşıyor, görüş alanı daralıyor. Küçük, şirin bir dağ köyü burası. Evler genellikle ahşap iskelete tuğla dizeme. Çatılardan buzlar sarkıyor. Akrabaları ile tanışıp bizim Vahdet Babanın mekanına çıkıyoruz. Biraz yüksekçe bir ev. Biz gelmeden soba yakılmış, yemekler hazırlanmış.
Hava kararıyor. Ezan yaklaşırken sofrayı birlikte kuruyoruz. Kızılcık tarhanası çorba, bol salçalı kuru fasulye ve envai çeşit sebzeden hazırlanan turşular. Pilavın yanına da erik hoşafı. Daha ne isteriz?..  İftar ediyoruz. Akşam namazından sonra sobayı takviye ediyor ve  üzerine çaydanlığı koyuyor. Tüpgazın yalancı alevinde değil, hakiki ateşte demleyeceğiz çayı.
Şöminenin âlâsı burada. Köylüler ocak diyor. Vahdet Bey ocağa birkaç dal odun atıp ateşliyor. Soba varken gerek yok belki ama lâhûtî bir atmosfer oluşsun istiyor herhalde. Ocaktan alevler yükselmeye başladığında lambayı kapatıyor. İşte şimdi oldu diyorum. Dışarıda atıştıran kar, ıslık çalan rüzgar, duvarlara yansıyan alev gölgeleri ve sırtımızı yasladığımız hasır yastıklar. Bundan iyisi can sağlığı…
Kalkıp sobanın üzerine kestaneleri diziyor. Çaydanlık üfürmeye başladı bile. Çayı demliyorum… Aşureden tadarken söze giriyor:

- Eeee, anlat bakalım, neler düşünüyorsun?
- Madem dağa çağırdın, yolda dağ üzerine düşündüm.
- Güzeeeellll….Neler buldun bakalım?..
- Dağ; hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Sular dağdan kaynıyor, ağaçlar dağda yetişiyor.
- Evet.
- Rasül ve Nebilerin hayatında da çok yer işgal etmiş dağ!
- Güzel, devam et…
- Musa (as) , Tur Dağında vahye muhatap… İsa (as) , Zeytin Dağında havarilerine vaaz ediyor. Efendimiz (sav) Hira’da ilk vahiyle şerefleniyor. Hicrette Sevr dağı ve mağarası önemli… Ne bileyim, nebiler ve dağlar iç içe geçmiş sanki?..
- Neden sence?.. Ayetlere baktın mı?
- Baktım ya, mesela şöyle bir ayet var: ” Dağları birer çivi yaptık!” (Nebe’-7)
- Nasıl anladın sen çiviyi?..
- Fay hatları var yer kabuğu boyunca uzanan. Bunların kesiştikleri yerde dağlar var!.. Dağlar adeta ek yerlerine çakılan çivi gibi, perçin gibi…
Bilimsel bir şeyler buldum, belki hoşuna gider de taltif eder diye beklerken surat asıyor.
Hiçbir şey demeden yerinden kalkıyor ve çayı getiriyor. Kızaran kestaneleri de… Bardağa çayı dökerken soruyor:
- Kur’ an coğrafya kitabı mı?
- Hayır, haşa!
- Fay hatları ile ayet izah ediyorsan Kur’an coğrafya kitabı olur.
- Ama, bilimsel gerçekler de var Kur’anda…
- Yerim senin bilimini! Öteleme! Kendinde bulacaksın gerçeği! Anladın mı, kendinde! Öteye ittiğin anda düşersin esfele… Ayeti bilimle, fayla izah, düşmeyesin!
- Peki ne demek ister bu ayet?..
- Sen bulacaksın!
- Büyüklerimiz daha iyi bilir, lütfetsen de dinlesek!
- Kolay yol…Biri anlatsın, öğreniver… Ohh ne kolay… Çalıştır saksıyı…
- Yok ben teslim olayım…
Kızsa da “Sen bilirsin ” demem Ona ayrı bir keyif veriyor, farkındayım. Tecrübeyle hakikatine erdiği konuları anlatmaya bayılır… 

Ocağa bir dal daha sürüp başlıyor:

- Dağ; benliktir. İnsan ömür boyu dağı aşmaya çabalar. Ama kolay değil. Önce bir kere benliği fark etmek kolay değil. Aşman gereken bir benliğin, egon olduğunu fark edecek, sonra da onu aşmanın yollarını arayacaksın.
- Allah’a giden pek çok yol var!
- Yanlış! Yollar çok, evet hepsi Allah’a doğru. Dönüş sadece Ona, inansan da inanmasan da kaçış yok. Ama Allah’a çıkan hakiki yol tek!
- Sırat-ı Müstakim.
- Evet, sırat-ı müstakim; İslam!
- Öteki yollar ne o zaman?..
- Patikayla, şoseyle işin ne? Düz yol, Sırat-ı Müstakim otobanı dururken? Bırak o yollarda yürüyenleri, sana otoban açılmışsa baz gaza!
- Eyvallah!.. Yürüyorum, kim tutar beni?..Heeeyyy!..
Kestanelerle çay da iyi gidiyor hani. Hava iyice karardı. Mehtap karlı zeminde bir başka güzel. Dışarıdan pencereye savrulan kar tanecikleri ay ışığında billur pırıltılar serpiyor.

Vahiy; dağda inzal oldu ise; benliği aşınca çıkacak özünden hakikat bilgisi diyebilir miyiz ?
- Evet, öyle…
- Söyle bakalım, nasıl çıkacaksın dağa?..
- Dağ hakkında bilgi veren kitaplar alırım, okur, çıkarım!
- Bolu Dağını en iyi buranın köylüleri mi bilir, yoksa bir iki kere turlayıp oturduğu kentten turizm rehberi yayınlayan mı ?...
- Tabii ki buranın yerlisi iyi bilir!
- O halde?..

- Dağı aşmam için; dağı aşmış kimseyi bulup kılavuz edineceğim.
- İşte bu!.. Yoksa harita ile kitapla da çıkarsın ama nerede buzul var, uçurumların hali ne, fırtına ne yandan eser, bunlara vakıf olamayabilirsin!
- Fırtına; vehim… Buzullar da şeytanî, nefsî isteklerimizin kaygan zemini olsa gerek.
- Aynen öyle…
Tavşan kanı çayla içimiz ısındı. Oda yeterince sıcak… Dışarıda fırtına sürüyor. Uzaktan gelen kurt ulumalarına tedirgin çoban köpeklerinin canhıraş havlamaları karışıyor. Vahdet Bey yerinden doğruluyor.
- Kalk, zikredelim biraz.
Kalkıyoruz. Ellerini ellerime birleştiriyor. Bilek güreşi tutuşu gibi çapraz kavrıyor. Hafiften Allah, Allah, Allah, Huuu diyerek dönüyoruz…Sımsıkı tutuyor avuçlarımı…Bazen iter gibi savuruyor, bazen kendine çekiyor. Sema etmenin bu tarzını da yeni öğreniyorum.
- Şems ve Mevlana gibi mı olduk, diye fısıldıyorum…
Sus diye işaret ediyor… Kelime-i Tevhidden Hasbunallaha dek bir dizi zikir yapıyoruz. Merkezkaç kuvveti uyguluyor dönerken… Güneşin dünyaya uyguladığı gibi…Bazen sertçe vuruyor ayaklarını. Ahşap zemin deprem olurcasına sallanıyor…Dönerken ayaklarımın yerden kesildiğini, kendimden geçtiğimi hissediyorum.

Yavaşça oturuyoruz. Diz çöküyor. “ Tefekkürü Mevt “ diyor. Ölüm tefekkürü yapıyoruz birkaç dakika. Önce Kâdirî gibi ayakta zikrettik, sonra Mevlevî olup döndük, şimdi de  Nakşi gibi yerde, sessiz zikrediyoruz. Bol bol Salavat- ı Şerife yolluyoruz Alemlerin Efendisine. Vahdet Bey yanık sesiyle kaside çekiyor:
Medine’ye varamadım / Gül kokusun alamadım
Ben Rasule doyamadım / Yaralıyım, yaralıyım, yaralı
Kabenin örtüsü kara / Açtı yüreğimde yara
Bulunmaz derdime çare /  Yaralıyım, yaralıyım, yaralı
Salavatlardan tekbire geçiyor, Itri’nin ölümsüz bestesiyle Tekbir getiriyoruz. Allahu Ekber Allahu Ekber La ilahe illallahu vellahu ekber, Allahu Ekber ve lillahil hamd! Bu defa sıra bende. Son dönemlerde vird edindiğim ilahiye başlıyorum:

Sevdim seni mabuduma / Canan diye sevdim
Bir ben değil alem sana / Hayran diye sevdim
Evlad u ıyalden geçerek / Ben Ravzana geldim
Ahlakını metheyleyen / Kuran diye sevdim.
Kurbanın olam Şah-ı Rusul / Kovma kapından
Gül yüzlü melekler sana / Hayran diye sevdim…

İlahi ve kasidelerden sonra kısa bir aşri şerif okuyorum. “ Dikkat ediniz, Allah Dostları için korku yoktur! Onlar mahzun olacak da değillerdir” mealindeki ayete gelince Vahdet Bey gözyaşlarını tutamıyor. Işıkları açıyor. 

Kendime geldiğimde soruyorum:

- Nakşi-Kadiri- Mevlevi; bir dizi ekolü birleştirdik bu akşam, hikmeti ne?..
- Bugün ne günlerden?..
- Aşure!
- Nasıl pişer?
- Tatlısından meyvesine, tahılından baklagile, baharatından kurutulmuş ete kadar, ne varsa katarsın içine…

- Yani aşure; bütün manaları cem etmek öyle mi?...
- Eveeeet, diyorum hayretle…

- Asıl aşurenin ruhu bu işte… Bütün gönülleri bir eylemek, hoş görmek, bir görmek, hak görmek için zuhura çıkan ne kadar mana varsa cem etmek!
Aşureye getirdiği batini yoruma bayılıyorum. Saat gecenin 01 i…Gözümde bir gram uyku yok. Ne yapsak bilmem ki.
- Kalk giyin, dağa çıkalım, diyor.
- Neeee? Bu saatte mi?..

- Bir de AN BİLİNCİNDE YAŞAMAK diye Asr Suresi anlatırsın! Ne saati? An  nerede kaldı?..
Kızarıyorum. An bilincini yazdık ama gecenin bir yarısı dağa çıkalım demedik ki… Hem bu saatte kurt sürüleri gezinmez mi?.. Ya üşütürsem?...
- Korkma silahımız var, deyip köy evlerinden hiç de eksik olmayan çifteyi omzuna alıyor.
Giyinip çıkıyoruz. Kapıdaki köpeğin zincirini çözüyor. Yanımıza alıyoruz hayvanı.
- Bana silah da köpek de gerekmez ama sen korkma diye bunları alıyoruz.
Yüzüme vurmasa olmaz. Bastırmak için söze giriyorum:
- Bu köpek de Kıtmirimiz mi?...Hani Ashab-ı Kehfin köpeği varmış ya?
- Ashab-ı Kehfin gençleri ödlek değildi. Bırak kurdu, onlar zalim kraldan dahi korkmadı.
Yine mahcup ediyor. Ashab-ı Kehften de tutturamıyorum. Kar, ayaklarımızın altında kütür kütür ses çıkarırken, köy ışıklarını ardımızda bırakıp dağa tırmanıyoruz. Yüzümü yalayan rüzgar jilet gibi kesiyor. Vahdet Bey anlatıyor bir yandan;

- Allah Dostlarına korku ve hüzün yok diye ayet okudun… Allah Korkusu (Haşyetullah) kalbine taht kuran; Allah’ın mahlukatından korkmaz!... Haşyet duyacak düzeye gelsen, kurtlar, çakallar önünde yere kapanır, anlıyor musun?..
- Aman kurt görmeyelim de, yere kapanmasın, istemem!

Gülüyor. Çözemiyorum Onu. Bak çok akıllı, bak delice işler yapıyor. Gecenin bir yarısı dağa çıkmak, Allah’ım Ya Rabbim ne günahım vardı benim?.. Ormana dalıyoruz. Ortalık iyice karanlık. Biraz yürüdükten sonra küçük bir çeşme başına geliyoruz. Ağaçlar sık olduğundan kar yok çeşme civarında. Derme çatma bir çoban kulübesine giriyoruz. Seccadesini seriyor.
- İki rekat nafile kılalım, deyip namaza duruyor.

İşe bak!… Dağ başında, karlı gecede kıyam etmek! Kurt ulumalarını duyarken namaza durmak. Ne yapalım geldik bir kere. Niyetlenip yöneliyorum kıbleye. Ömrüm boyunca unutamayacağım namaz herhalde bu olur.
Çeşmeden su dolduruyoruz kabımıza. Dönerken kardan bahsediyor:
- Kar; Safiyedir! Safiye gibi beyaza boyar her yanı… Örter çirkinlikleri, kiri pası. Ve güzel gösterir her şeyi … Safiyeye eren de böyledir… Kimse ile uğraşmaz…Örter ayıpları…
Ve şefkatle sarar Allah kullarını… Merhametle kuşatır tüm mahlukatı!...
Karın Safiye boyutunu sembolize edişini öğreniyorum böylece. Mehtap, bulutların ardına saklanırken üzerime yıldızlar yağıyor küme küme, burç burç...
Eve geldik. Yaşadıklarıma hayretteyim. Karlı gecede, ıssız dağ başında namaz ve böyle bir aşure idraki!.. Uykuya çekiliyoruz.
Sabah namazını köy camiinde eda ediyoruz. Gün ışımadan İstanbul’ da olmalıyım. Müsaade istiyorum. Vahdet Bey içinde dağ geçen bir ayetle beni uğurluyor:

- “ Şayet biz Kur’anı bir dağa indirseydik; Allah Haşyetinden o dağın paramparça olduğunu görürdün!...” (Haşr-21) Böyle başlayan Haşr Suresinin son ayetlerini sabah- akşam okumayı ihmal etme! Yolun açık olsun! Benlik Dağını aşıp menzile varanlardan olasın!..

Mehmet DOĞRAMACI


http://purneva.com/


2 Kasım 2014 Pazar

Kadın için doğal, güzel, bakımlı saçlar ne kadar önemlidir, değil mi?




Saç Dökülmesi ve Bakımı İçin Doğal Yağlar İle Etkili Bir Formül; 
Birçok sebepten yıpranmış saçlar için bu doğal formül oldukça etkili olacaktır, denemekte fayda var.. 

10 gr defne yağı 
10 gr susam yağı 
10 gr çörek otu yağını 

Karıştırarak temiz ve hafif nemli saça sürüp, havluyla sarın iki saat bekletin,

Saçınızı doğal defne sabunu 
veya doğal şampuan  ile yıkayın, hafif kuruttuğunuz saçınıza lavanta suyu ile friksiyon yapın.

Haftada iki kez yapacağınız bu uygulama, dökülmeyi durdurur, saçı besler, nem kazandırır ve büyümeyi hızlandırır.

Bu karışıma,

10 gr lavanta yağı 
10 gr ceviz yağı 
10 gr jojoba yağı 

ekleyebilirsiniz.

www.purneva.com



28 Ekim 2014 Salı

BİTKİLER VE KOKULAR !


Pek çok bitkinin şifa özelliğini, içeriği ile birlikte kokusunda da görebiliriz. Yazımızdaki bitkiler, kokuları ile şifa verici özellikleri nedeniyle seçilmiştir.

Bitkilerin kokularını, uçucu yağlarından ya da bitkinin tütsüsünü yaparak kullanabilirsiniz.


Şans ve kısmet: BERGAMUT KOKUSU...
Çançiçeği, yonca, nergis, eğreltiotu, süpürgeotu, çobanpüskülü, yosun, mersin, çilek bitkileri.
Yaygın inanışın tersine, aslında şans getiren beş yapraklı yoncadır, dört yapraklı yonca koruyucudur. 




Başarı, iş yaşamı, kariyer, refah: PORTAKAL KOKUSU...
Beşparmakotu, gözlük otu, oğulotu, kadife çiçeği, yosun, portakal, üvez, binbir delik otu, slanağzı, ayçiçeği, lale bitkileri. Sarı renkli çiçeklerin Güneşin gücünü ve başarıyı kendilerine çektiklerine inanılır.  



Bereket: KARANFİL KOKUSU..
Havuç, nergis, damiyana, karabuğday, incir, sardunya, Bektaşi üzümü, üzüm, alıç, ökseotu, meşe, gelincik, ahududu, buğday bitkileri. Üzümün etkisi yalnızca bitkinin kendisiyle sınırlı değildir, Romalılar yataklarının üzerine üzüm salkımı resmi asmanın gebeliği garantilediğine inanırdı.


Sağlık ve şifa: OKALİPTÜS KOKUSU...
Melekotu, defne, böğürtlen, çuhaçiçeği, ekşimor, rezene, sarımsak, şerbetçiotu, lavanta, biberiye, üvez, kuzukulağı, menekşe bitkileri.
                                                      



Konsantrasyon, çalışma, bilgi: LİMON KOKUSU..
Fesleğen, defne, oğulotu, yonca, göz otu, müge, her türlü nane, adaçayı, biberiye, sedefotu bitkileri. Yapraklarının kokusu zihin açıklığı ve konsantrasyonu arttırdığından, çalışma alanının yakınında biberiye bitkisi bulundurmak çok yararlıdır.        


Bilgelik: MİMOZA KOKUSU...
Katırtırnağı,karahindiba, altınbaşak, süsen, erkeçsakalı, adaçayı bitkileri. 




Arkadaşlık ve ilişkiler: GÜL KOKUSU...
Tavşankulağı, papatya, unutmabeni çiçeği, sümbül, limon, mersin, çarkıfelek, gül, ıtırşahi, solucanotu bitkileri. Bir kişiye güzel bir bitki vermek arkadaşlığı sağlamlaştırmanın hoş bir yoludur, çünkü bitkiyle ne zaman ilgilenilse onu veren kişi anımsanır.    


Aşk, sevgi, eş: MANOLYA KOKUSU...
Peygamberçiçeği, hasekiküpesi, hanımeli, baldırıkara, çarkıfelek, erik, ıtırşahi, kediotu bitkileri.
Kapı girişinin bir yanına peygamberçiçeği, diğer yanına ise hanımeli dikip bu sarmaşıkları en üstte birleştirmenin, evde yaşayanların birbiriyle olan bağlarını güçlendirip koruduğuna inanılır.


Ev ve aileyi korumak: IHLAMUR KOKUSU..
Melekotu, yüksükotu, çobanpüskülü, sümbül, duvar sarmaşığı, hezaren çiçeği, meşe, maydanoz, yabani çuha çiçeği, üvez, devedikeni, morsalkım, acı fındık, boğanotu bitkileri. Yatağın kenarında yetiştirilen sümbül uyumu getirir ve kişileri kabuslardan korur. Çocuk odasına koymak için uygun bir çiçektir, ancak
çocuğun çiçeği yemeyeceğinden emin olmanız gerekir!


Barış ve huzur: NANE KOKUSU..
Kedinanesi, damiyana, sardunya, şerbetçiotu, yasemin, lavanta, leylak, gül, kediotu, mineçiçeği  
menekşe bitkileri.









www.purneva.com


23 Ekim 2014 Perşembe

BEDEN VE RUH SAĞLIĞI KORUMA YOLLARI VE TAVSİYELER





BEDEN VE RUH SAĞLIĞI KORUMA YOLLARI VE TAVSİYELER – Ebu Zeyd Ahmed El - Belhi 



Ondördüncü Bölüm

SAĞLIĞIN TEKRAR KAZANILMASI

Kitabın başında beden sağlığıyla ilgilenmenin iki şekilde gerçekleşeceğini belirtmiştik. Bunlardan birisi insan eğer sağlıklıysa bu sağlıklı halinin korunması, ikincisi ise kişinin sağlığını kaybetmesi durumunda sağlığının yeniden kazandırılmasıdır.

Geçen bölümlerde sağlığı korumak için yapılan düzenlemelerden biçoğunu açıkladık. Sağlığın tekrar kazanılması ise tedavi sanatının içine girmektedir. Tedavi, tabibin işinin ana kısmı ve sanatının önemli bölümüdür. Bu kısmı, bedeninin sağlığıyla ilgilenen kimsenin tedavi konusunda yapılması gereken düzenlemelerin nasıl yapılacağını özet bir şekilde bulabileceği bir bölümle bitirmenin doğru olacağını düşündük.


Bedenin İyileşmesi İçin İhtiyaç Duyulan Tedavinin Miktarı

İnsan, bedenin sağlığını korumak için ne kadar çok çabalasa, sağlıklı kalmak için gerekli olan sebepleri ne kadar korusa da ya doğuştan gelen mizaç bozukluğu, ya yeme içme ve hayatın diğer ihtiyaçlarında yaptığı yanlışlardan ya da mizaçları değiştiren ve hastalıkları çoğaltan senenin mevsimlerinin tabiatından kaynaklanan rahatsızlıklar ve salgın hastalıklar gibi mevsimsel hastalıklara maruz kalması sebebiyle, bedenini sağlıklı halden hasta şekle sokan ve vücudun denge halini bozan rahatsızlıklardan kurtulamaz. Bunlar, kaçınılması mümkün olmayan soğuk ve sıcağın zararları ve dış etkenler sebebiyle oluşan rahatsızlıkların haricindeki hastalık nedenleridir.

Bu bahsettiğimiz yönlerden dolayı insan hastalıklara maruz kalır ve bu yüzden de tedaviye muhtaç hale gelir.


İlaçların İnsan Vücudundaki Etkileri, İnsanın Hangi İlaca Daha Çok İhtiyaç Duyduğu Ve Hangilerine İhtiyaç Duymadığı Hakkında

Bedenin tedaviye olan ihtiyacı açıkladığımız şekilde olmasına rağmen, ihtiyaç olmadığı sürece ilaçlarla ona yüklenmemek gerekir. Çünkü besinlerin tabiata benzeyen şeyler olmasından dolayı tabiat onlara meylederken, ilaçlar tabiatın zıddı olduğundan onları sevmez. İnsanın içine giren her ilaç; kuvvetli ishal eden ilaçların yaptığı etkilerde görüldüğü gibi, çekme ve kazıma/tahriş ile insanın gücünü kullanıldığı vakit hemen zayıflatır. Bu, insanın doğal gücünün bu ilaçları vücuttan atıp kendisinden uzaklaştırmak için çabalamasından dolayıdır. Çünkü tabiat ilaç kullanmaktan acı çeker ve kendisine benzeyen gıdayı kabul ettiği gibi ilacı kabul etmez. Dolayısıyla ilacın bedenden atılmasıyla vücudu ağır bir yükten kurtulmuş ve yorgunluktan istirahat etmiş bir şekilde görürüz. Bu yüzden eğer ilaç tekrar tekrar verilirse vücuda, sabun ve ona benzer elbise yıkamakta kullanılan şeylerin elbiselere yaptığı gibi etkiler yapar denilmektedir. Temizlik maddeleri ilk yıkamada elbisedeki kirleri arıtır, fakat ne zamanki tekrar tekrar yıkanarak elbiseye yüklenilirse onun parçalanması, yırtılması ve sağlamlığını kaybetmesini hızlandırır.

Bu yüzden çok şiddetli zaruret olmadıkça müshil ilaçlar almaktan kaçınmak gerekir. Çünkü müshil ilaçlar eğer bedende fazla hıtlar varsa onları çıkarır, bedeni temizler ve hafifletir, fakat fazla hılt olmadığı zamanlarda da vücuttaki doğal neme yönelir, onu vücuttan atar, azaltır ve hatta aşırı ishalle onu yok eder. Böyle bir durumda vücudun doğal gücü çözülür ve hastalıklar ortaya çıkar. Bu yüzden tıp sanatının öncüsü olan Hipokrat, “Sağlıklı vücutlara ilaç vermekte hayır yoktur” demiştir.

Tedaviye en çok ihtiyaç duyan kimseler güçlü ve sıkı bedenlere sahip olanlardır. Bunların bedenlerinin güçlü, sağlam ve gözeneklerinin ise kapalılığından dolayı buharların vücuttan çıkması kolay olmaz ve yapışkan hıltlar çoğalıp iç organlara dolar ve bu biriken artıklar çürüyüp hastalıklara sebebiyet verir. Bu tabiattaki insanların bedeblerinde birikmiş fusuli artıkların ishal yoluyla çıkarılması ve vücudun temizlenmesine ihtiyaçları vardır.

Bunun aksi tabiata sahip, etleri yumuşak, gevşek ve mecarileri geniş olan vücutlardan ise buharların ve fuzuli artıkların çıkışı kolay olur ve bu da onlar için doğal temizlenme olur. Bu tip vücutlara ilaçla yüklenmeye gerek yoktur. Eğer bu bedenlerde biraz artık toplanırsa organlarına fazla tesir etmeden onu temizleyeceken hafif müshillerle yetinilmelidir.

Burada açıklananlara binaen, çok ilaç kullanmayı ve ilaç alımını alışkanlık yapmayı tavsiye edip, bunun bedenlerin sıhhatini devam ettiren, bedenlere güç katan, uzun ömürlü olmaya sebep olan, vücudun doğal güçlerinin görevini yapmasını artıran bir şey olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin yanlış olduğu söylenmelidir. Eğer onlar doğru bir şekilde düşünseler ve iyice araştırsalardı bu faydaların, tabiata zıt olan ilaçlar yerine tabiata benzeyen gıdalara izafe edileceğini bilirlerdi. Nitekim ihtiyaç olmadığında alınan ilaçlar tabiatı yıkma etkisi yaparken, ihtiyaç olduğunda alınan gıdalar tabiatın temel unsurlarını sağlamlaştıran, güçlerini koruyan etkiler yapar.

Hastalığın Tedavisinde Dayanak Olan Temel Prensip


Hastanın tedavisindeki ilk temel prensibin hastalığın onun zıddı olan bir ilaçla tedavi edilmesi olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla soğuktan kaynaklanan hastalık sıcak, sıcaktan kaynaklanan soğuk, nemden kaynaklanan kuru, kuruluktan kaynaklanan hastalık nemli özelliği olan ilaçla tedavi edilir. Aynı şekilde birkaç sebebin birleşmesinden kaynaklanan hastalıklar da bu yöntemle tedavi edilir. Yani eğer hastalık sıcaklık ve kuruluğun bileşiminden kaynaklanıyorsa, soğuk ve nemli ilaçlarla, sıcaklık ve nemden oluşuyorsa soğuk kuru ilaçlarla tedavi edilir. Bu metot, bedenin dengeli hale gelmesi için uygulanır. Çünkü insan hayatının devamı bu dört asıl maddenin dengeli olması iledir. Bunlardan birisi baskın olur ve diğerlerinin işini aksatırsa, bedenin oluşumu bozulur ve vücutta bu bozulma sabit hale gelir.

www.purneva.com

19 Ekim 2014 Pazar

KANSERİ YENİN!



KANSERİ YENİN!

Prof. Mikhail  Tombak  "İyileşmeyecek Hastalık Yoktur"  kitabında kanseri anlatıyor

Moralî en güçlü insanlarin bile o berbat teşhisi, yani kanser olduklarını duyduklarında nasıl bir anda benizlerinin attığına sıkça tanık oldum. Bu haberi alan herkes, sanki temyiz şansı olmaksızın ölüm cezasına çarptırılmış gibi bir duyguya kapılıyordu. Görünüşte durumları umutsuz olmasına rağmen, tedavisi imkânsız en ciddi hastalıklardan mustarip insanlar bile son ana kadar hayata tutunmaya çalışıyordu. Maalesef insan doğası böyledir. Sağlığımızın kıymetini ancak onu kaybettikten sonra anlarız. Günümüz tıbbı kansere nelerin neden olduğunu tam olarak açıklayamıyor. Genleri mutasyona uğrayıp hızla üremeye hangi güçler zorluyor? Sağlıklı dokuda onca acı çektirerek büyümelerine hangi güçler neden oluyor? Doktorlar ve araştırmacılar tümör oluşumunun mekanizmasını açıklayan, kanserli hücreleri tetikleyen pek çok kuram öne sürdü. Ancak, asıl nedeni bulamadılar. Araştırmaların aşağıdaki gerekçeler nedeniyle başarısızlığa uğradığı kanısındayım:

Birincisi, kanser araştırmaları insan vücuduna biyolojik bir sistem olarak değil de bir dizi organ olarak bakıyor. Bütün ilgi, tümörün tespit edildiği organa yöneltiliyor. Radyasyon ve kemoterapi gibi alışılmış tedavi yöntemlerinin kuramsal olarak vücudun savunma mekanizmalarını harekete geçirmesi amaçlanır. Maalesef vücut hastalık tarafından zayıf düşürülmüştür ve içeriden zehirlenmektedir. Etkili bir savunma yapmak için gereken kaynaklara sahip değildir. Tedavinin kendisi vücut sıvılarını daha da alkalin hale getirerek başka bir olumsuzluk yaratmaktadır. Çünkü alkalin vücut sıvıları, zararlı bakterilerin büyümesine ortam hazırlayarak bağışıklık sistemimizi daha da zora sokar.

İkincisi, kanser beyinden kaim bağırsağa kadar bütün vücudu kapsayan bir hastalık olmasına karşın, sebep yerine belirtilerle savaşan tıp, tümörlerin büyümesini tersine çevirecek ilaçlar bulma arayışında.

Kanser “tohum”ları çocukluğumuzdan itibaren içimizdedir. Bu hücreler, altta yatan hastalığın geçiş sürecinde “filizlenirler.” Nezle, soğuk algınlığı, romatizma, eklem iltihabı ya da gözlerimizi, kulaklarımızı, boğazımızı, böbreklerimizi, kalbimizi, kemiklerimizi, sinir sistemimizi etkileyen rahatsızlıkların tümü kanserli bir zincirin halkalarıdır. Vücudun, bağışıklık sistemini ve kendi kendini düzenleyip yenileyen doğal savunma mekanizmalarını kullanmasına izin verecek koşulları yaratmadığımız sürece, binlerce araştırma merkezi ve milyonlarca doktor bütün o ilaçlara ve yöntemlere rağmen kanser karşısında başarısızlığa uğrayacaklar.

Uzun yıllardır çok sayıda kanser hastasıyla temasım oldu. Hastanelerde yatan binlerce kanser hastası var dünyada. Kimileri, olumsuz öngörülere rağmen hâlâ hayatta. Bunlardan biri, Moskova’daki Sağlık Merkezi’nde beni görmeye gelen otuz dokuz yaşında bir kadındı. Kendisine pankreas kanseri teşhisi konulmuştu. Altı ay içinde yapılan iki ameliyat yüzünden çok zayıf düşmüştü. Kendisine iki-üç ay ömrünün kaldığı söylenmişti. Ateşi sürekli olarak otuz sekiz-otuz dokuz dereceydi. Yaşama gücü giderek azalıyordu. Ona dedim ki: “Burada üçümüz varız; sen, ben ve hastalığın. Kiminle müttefik olmak istiyorsun? İki, her zaman bir’i yenebilir.” Bir şey demedi ama bakışlarındaki ifade sonuna kadar savaşmaya hazır olduğunu gösteriyordu.

Tedavinin ilk aşaması, lavman yöntemiyle kalın bağırsağın temizlenmesiydi. Bu yöntem ilk olarak 1946’da Amerikalı doktor Max Gerson tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Dr. Gerson’un kızı tarafından işletilen kanser kliniğinde bu yöntemle uzun yıllar gayet iyi sonuçlar alınmıştı. Günümüz doktorlarının çoğu lavmana modası geçmiş bir yöntem olarak baktığından, kanser tedavisinde kullanımı nihayet unutulup bırakıldı.

Bu yöntemin esası, günde altı-sekiz kez lavman yapmaktır. Bunun için bir buçuk litre kaynatılmış su otuz sekiz derece civarında soğutulur. Üç-dört yemek kaşığı limon suyu ve bir bardak pancar suyu eklenir. İlk aşamadaki lavmanların sayısı hastanın durumuna bağlıdır. Durumu ne kadar ciddiyse, lavmanların sayısı o ölçüde artırılır. Bir sonraki aşamada, hasta kendiliğinden dış-kılamaya başlayıncaya kadar, her gün ya da günaşırı bir kere lavman yapılır.

Bu işlemin tedavi edici etkisi şöyle açıklanır: Bağırsakların temizlenmesi, kanser hücrelerinin yaşam süreçleri boyunca ürettikleri toksinlerin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Eğer bu toksinler vücuttan atılmazsa, kana karışarak bütün vücuda yayılır. Vücudun kendi kendini düzenleyen mekanizmalarını devre dışı bırakıp ölüme yol açarlar.

1950’li yıllarda Dr. Gerson öğrencilerine kalın bağırsağın işleyişinin, beynimizin ve merkezi sinir sistemimizin işleyişiyle yakın ilişkisi olduğunu anlatmıştı. Ona göre kanser, yediğimiz uygunsuz yiyeceklerden ötürü vücudumuzun aldığı bir intikamdır. Kanser hastalıklarının yüzde doksan dokuzunda vücudumuzu zehirlemek suretiyle kansere kendimiz davetiye çıkarırız. Kanserlerin yalnızca yüzde bir kadarı vücutta kendiliğinden gerçekleşen değişimler yüzünden oluşur. Bu, kansere yakalanan her yüz kişiden birinin kurban, geri kalan doksan dokuzununsa hastalığın bizzat yaratıcısı olduğu anlamına gelir.

Kanserli tümörün sindirim sisteminde olması halinde, hangi besinlerin yeneceği büyük önem taşır. Et, balık, süt ve süt ürünleri, et suyu ve çorbalar tavsiye edilmez. Geriye tahıllar, meyveler ve sebzeler kalır. Meyve ve sebzeler, ister çiğ ister pişmiş olsunlar, birlikte tüketilmemelidir. Çünkü sindirilme süreleri farklıdır. Meyveler iki, sebzeler ise dört saatte sindirilir. Fakat aşağı yukarı aynı sürede özümsendiklerinden taze sıkılmış sebze-meyve sularını bir arada tüketebiliriz. Sebze-meyve suları, vücudumuzun sindirim için ayrıca enerji harcamasına gerek bırakmaksızın, bol miktarda vitamin, mineral ve hormon almamızı sağlarlar. Pankreas kanseri teşhisi konan hastam bir yandan lavmanlar yapılırken, buyandan da sadece pirinç, karabuğday ve fırınlanmış patates yiyebiliyordu. Ayrıca günde iki litre kadar sebze-meyve suyu içiyordu.

Havuç ve pancar suları kanser tedavisinde özel bir yere sahiptir. (Bu konu için 150 Yıl Yaşayabiliriz adlı kitabıma bakabilirsiniz.) Yıllar süren bilimsel araştırmalar havuç ve pancar suyunun tümörlerin büyümesini yavaşlattığını göstermiştir. Yaşlı kanser hücrelerinin vücuttan atılmasını ve solunumla ilgili enzimlerin daha çok çalışmasını sağlarlar. (Pancar suyu, enzimlerin çalışmasını yüzde dört yüz ila bin oranında artırmaktadır.) Pancar ve havuçta bulunan pigmentlerin bu işlemdeki rolü tam olarak bilinmemektedir. Fakat kanser hücrelerinin gelişimini yavaşlattıkları araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Kanser hastalarının içmesi için hazırlanacak havuç-pancar suyu karışımının oranları, dört ölçü havuca bir ölçü pancar suyu şeklinde olmalı. Her gün bir-iki litre kadar, eşit miktarlar halinde dört saate bir içilmeli. Gece saat birde bir porsiyon daha içilmeli. Kimileri pancar suyunu içemez. Çünkü bulantıya, halsizliğe, kalp atışlarında yavaşlamaya ve tansiyonun düşmesine neden olabilir. Bu gibi durumlarda pancar suyu miktarını başlangıçta günde iki yemek kaşığı ile sınırlayıp günbegün yavaş yavaş artırmak gerekir. Ayrıca, pancar suyu yerine, litre başına bir yemek kaşığı kırmızı şarap ekleyerek elma suyu da kullanabiliriz.

Uzmanlar, pancar suyunun taze taze mi, yoksa bir-bir buçuk saat bekledikten sonra mı tüketilmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipler. Taze sıkılmış pancar suyu iki buçuk kat daha fazla aktif oksijen ve aktif demir içerir. Bunlar hemoglobin için vazgeçilmezdir. Bu nedenle, kanser hastalarının taze sıkılmış pancar suyu içmeleri daha yararlıdır. Aynı şeyin hücresel solumaları hasar görmüş yaşlı insanlar için de gerekli olduğunu düşünüyorum. Pancar suyunun düzenli olarak kullanılması vücudun gençleşmesini sağlar. Dişleri sağlıklı ve bembeyaz yapar. Kansere karşı yüzde seksen oranında korunmayı garanti eder.

Kanser yalnızca bedenimize değil, zihnimize de saldırır. Bu nedenle, hastamdan psikolojik durumunu iyileştirecek egzersizler için hayli zaman harcamasını istedim. Çünkü bir türlü rahatlayamıyor, yaşadığı büyük sinirsel gerilimden kurtulamıyordu. Ona kendi kendisini nasıl hipnotize edeceğini öğretmem gerekti. Ayrıca, birlikte gerçekleştirdiğimiz hipnozlarla on kez geçmişine gittik ve çocukluk deneyimlerini yeniden yaşamasını sağladık. Çünkü çoğu insanın kanser olmasının nedeni ilk çocukluk döneminde yaşadığı travmalardır. Hastalığını devam ettiren psikolojik “kökenleri” adım adım hallettik. Pek mutlu bir çocukluk geçir-memişti. Babası aşırı alkol alıyor, annesiyle ikisini dövüyormuş. Hiç oyuncağı olmamış. Arkadaşlarını eve davet etmesi yasakmış. Bütününe bakıldığında, pek mutlu bir resim değildi. Erişkin olduktan sonra da yaşamı pek kolay geçmemişti. Anlaşıldığına göre, her şeyi büyük zorluklar çekerek elde etmişti. Bütün bunlar için anne babasını, özellikle de çocukluğunda kendisine büyük haksızlıklar yapan babasını suçluyordu.

Bu hipnotik seanslarda onu kin gütmenin vücudumuzu “yiyip bitirdiğine” ve en sonunda kansere neden olduğuna ikna etmeye çalıştım. Eğer duygularımıza öfke ve nefret hükmederse, içten içe mahvoluruz. Böyle duygular taşıyan insanların sağlık durumu genellikle iyi değildir.


Hastamın tedavisindeki bir sonraki adım, vücudunda var olan ve çoğu insanda hayat boyu pasif kalan potansiyel savunma mekanizmalarını tam olarak serbest bırakması için ona kendi kendini iyileştirme yöntemlerini öğretmekti.


www.purneva.com

2 Ekim 2014 Perşembe

Çiller İçin Bitkisel Yöntemler





Genelde açık tenlilerin maruz kaldığı rahatsız edici bir görüntüdür çiller.

Bu durumda olanlar kesinlikle güneş kremi kullanmalıdır. güneşe çıkıldıgında daha çok renkleri koyulaşır.


Çillerinizle bitkisel yöntemlerle savaşmak istiyorsanız limon suyu çillerinizin baş düşmanı olacaktır. Limon suyu çillerinizin yok olmasını sağlayacağı gibi aynı zamanda yağlı ciltler için de çok iyi bir cilt temizleyicisidir.

Bir diğer yöntem ise; bir yemek kaşığı keten tohumunu kaynatın. Soğuduktan sonra çillerinizin üzerine bir pamuk yardımıyla sürün. 20 dakika cildinizde bekleyen formül çilleriniz için peeling etkisi yapacaktır. Son olarak bol su ile yüzünüzü durulayın.

Ayrıca cilt tonunu açan çeşitli maskeler kurtarıcı olacaktır. Pirinç maskesi,domates maskesi gibi maskeleri uygulamanız gerekir.

Çilleriniz için önerebileceğimiz öneriler şunlardır:

Bir çay bardağı çiğ süt içine bir adet salatalık 2 saat bekletilip süzülür. Salatalık tülbentte sıkılarak özünün süte geçmesi sağlanır. Süt cilde 10-15 gün boyunca sürekli pamukla sürülür ve cilt sabah akşam gül suyuyla temizlenir

Limon suyu, maydanoz suyu ve portakal suyu ciltte bulunan çiller üzerine eşit miktarda uygulanır. Daha sonra temizledikten sonra nemlendirici sürülür. C vitamini çillerin düşmanıdır.

Limon suyunu parmak uçlarınızla cildinize masaj yaparak yedirin. Çilleriniz geçecektir.

Kayısı, çilek ve salatalık maskeleri hazırlayarak cildinize uygulayın.

Maydanoz köklerini kaynatıp limon suyu ile karıştırın ve yüzünüzü bu karışımla sabah akşam silin.

2 yemek kaşığı havuç suyuna yirmi damla limon suyu ekleyin ve günde iki üç kez yüzünüze sürüp yirmi dakika bekletin.

Soğan suyuyla ıslatılmış pamukla yüzünüzü günde iki kez silin.

Ayvanın suyunu sıkın ve yüzünüze masaj yaparak yedirin.


Her gün yüzünüzü ekşi sütle silin.