Prof. Dr. Ayten Altıntaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Ayten Altıntaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2014 Çarşamba

Bu kitap kokulu gülün eski tıptaki tedavi edici etkisini anlatmaktadır







Gül Gül Suyu & Tarihte Tedavide ve Gelenekteki Yeri - Prof. Dr. Ayten Altıntaş

Bu kitap kokulu gülün eski tıptaki tedavi edici etkisini anlatmak amacıyla hazırlanmıştır.

Eski tıbbın ilaçları arasında yer alan gül, yılların tecrübesi ve süzgecinden geçerek Osmanlı tıbbında da yer edinmişti. Tedavi amacıyla kullanılan gül suyu, gül macunu, gül şerbeti, gül yağı formülleri bugünkü tıbba tanıtılmak istendi. Bu amaçla kısa da olsa gülün tarihteki, edebiyattaki, mitolojideki ve sanattaki yerine değinildi. Bu serüven inanılmaz zenginlikteydi ve bu kitapçığın sınırları içine ancak bir damlası konabildi.

Güzel kokunun insanlık tarihindeki önemi, nasıl üretildiği, ticareti, kullanılışı ve bu kapsamda güzel kokunun en narin kaynağı olan gül anlatılmaya çalışıldı. Gülün damıtılması ile elde edilen gül suyu hem koku dünyasının vazgeçilmeyeni hem de ilaçların ham maddesi idi Osmanlı hekimlerinin vurgulayarak tekrar ettikleri şey; gül suyunun beyni ve aklı güçlendirdiği, ruhsal ve duygusal yapıları kuvvetlendirdiği, beden ve yaşam gücünü arttırdığı, heyecandan oluşan kalp atışlarını düzenlediği, baş arısını ve mide bulantısını geçirdiği, göz ağrılarını, göz kızarıklıklarını tedavi ettiğidir....

İşte Prof. Dr. Ayten Altıntaş’ın iki özel reçetesi:

GÜL MASKESİ
Tarihin her döneminde kokulu gülün güzellik malzemesi olarak kullanılması boşuna değilmiş. Yeni yapılan bilimsel araştırmalar gülün gençleştirici, kırışıkları giderici ve onarıcı etkisini ispat ettiler. Bu etki gülün kendisinde, haşlanmış gülde, gülsuyunda, gül yağında da var, belki daha ispat edilmeyen başka etkileri de.

Gülü basit ve etkili olarak maske şeklinde kullanabilirsiniz.

Taze gülleriniz varsa onları parmaklarınızla ezip göz kenarlarına veya yüzünüze sürebilirsiniz. Yeteri kadar taze gülünüz varsa ve tam bir maske uygulamak istiyorsanız o zaman ufak bir blendere (karıştırıcıya) ihtiyacınız olacak. Bir avuç ayıklanmış gülü blendere koyun, içine bir yemek kaşığı gülsuyu ilave edin ve parçalayın.
Gülsuyu ilave etmezseniz macun haline getiremezsiniz! Bu macunu hemen yüzünüze sürüp kurumaya bırakın. Ne kadar kalsa o kadar iyidir. Bu maskeyi elleriniz için de uygulayabilirsiniz. Gülleriniz kurutulmuş gül ise, bir gece önce yeteri kadar gülsuyu ile ıslatın.

Ertesi sabah (çalışan kadınlar için akşam olabilir) blenderde parçalayın ve maskeyi uygulayın. Gülleriniz macun haline gelmiyorsa, kuru gülleri gülsuyunun içinde hafifçe pişirin. Gülsuyunu biraz daha fazla koyup, küçük bir tencerede ve kapağı kapalı bir şekilde 5 dakikayı geçmeyecek şekilde pişirebilirsiniz. Sonra hemen blendere aktarıp parçalayın ve ılık ılık yüzünüze uygulayın.

GÜL SİRKESİ
Güllerin açtığı mevsim organik sertifikalı güllerden alınır. 500 gr gül temizlenir, ayıklanır. Büyük bir cam kavanoza konulur. İçine fermantasyon yapması için 2 büyük kaşık bal veya şeker konulur. Güllerin üstünü örtecek kadar sıcak su ilave edilir. Hepsinin üzerine maya olarak 3 kaşık hakiki natürel elma sirkesi konur karıştırılır. Kavanozun kapağı kapatılır ve mutfağın ılık bir yerinde bekletilir.
Bir ay sonra tadına bakılır, istenilen kıvama gelmemişse bekletilmeye devam edilir. Sirke istenilen keskinliği sağladığında süzülür ve cam bir şişeye alınır. Buzdolabına konulur. Hazmettirici özelliği çok belirgin olan bu sirkeyi et yemeklerinin yanında hazırladığınız ot salatalarında bolca kullanabilirsiniz.

Prof. Dr. Ayten Altıntaş kimdir?

İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur. 1975 yılından beri tıp tarihi çalışmaları içindedir. 1980 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kadrosuna geçmiş, 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör unvanını almıştır. Çalışmalarında öğrenci eğitimini her zaman ön planda tutmaktadır. Tıp tarihi dışında “tıpta etik” de diğer bir uzmanlık alanıdır. Altıntaş araştırmalarını öncelikle “Türk tıp eğitimi” konularında yoğunlaştırmış, daha sonra “Osmanlı tıbbında tedavi” konusuna ağırlık vermiştir. Gül, bu çalışmaların ürünüdür. Araştırma makaleleri, kongre bildirileri ve kitap bölümleri dahil olmak üzere 125 bilimsel yazısı vardır. En büyük amacı bu bilimsel çalışmalarının insana ulaştırılması, günlük hayatta yer bulmasıdır. Prof. Dr. Ayten Altıntaş evli ve iki çocuk annesidir.

 

17 Ocak 2014 Cuma

Sabuna İhanet Etmeyin



Prof. Dr. Ayten Altıntaş

Gün geçmiyor ki doğal; insan dostu bir gıdanın veya malzemenin bambaşka bir hale geldiğine şahit olmayalım! Sabun da bunlardan biri…

Sabunu seven ona hayran olan ve her kullandıkça önemini daha iyi anlayan biriyim. Uzun zamandır da sabun konusunda “tarifsiz acılar” içindeyim… Sabun, hele de “doğal sabun” değişti, bozuldu bu değerin içi boşaltıldı.

Doğallık hesabına sığınacak birkaç dalı kalmış olan bizleri resmen ve fiilen aldatıyorlar. Geleneksel yolla sabunlaştırılmamış, kimyasal çorbaları sabun diye önümüze koyuyorlar. Hele hele son günlerde zeytinyağının önemi ortaya çıkınca, içine kattıkları birkaç damla zeytinyağı ile bu kimyasal çorbalar “zeytinyağlı doğal sabun” oldu. Bir de cildin dostu “defne”nin birkaç damlası ile elde edilen “defneli sabun”lar piyasayı doldurdu. Bütün bunlara ilaveten, sabun yapımını uzaktan yakından hiç bilmeyen imalatçıların cahilce hazırladıkları “ev sabunu” cildi de yürekleri de yakıyor…

Sabunun eski Osmanlı tıbbında çok önemli bir yeri var. Temizlik denince akla sabun gelir. Yüz ve vücut, çamaşırlar ve bulaşıklar bu “mucize temizleyici” ile yıkanır. Bu sebepten Osmanlı’da sabun imalatı çok gelişmiş, kalitesi yükseltilmişti. Devlet hesabına sabunun kontrolünü yapanların yanı sıra, alıp satanlar ve tüketiciler bu kaliteyi test edebilecek düzeyde idiler. Bu sebepten, kaliteli sabunlar yüksek fiyata satılabiliyordu.

Sabunun ilk ortaya çıkması hikâyesinde hep aynı şey anlatılır; Roma imparatorluğu döneminde, tapınakların yakınındaki nehirlerde çamaşır yıkayan kadınlar, tapınaklarda kurban edilen hayvanların yağları ve odun küllerinin sabunlaşarak çamaşırları tertemiz yapması ile sabunu fark etmişler.

Hâlbuki yazılı kaynaklar, sabunu, ilk kez Sümerlerin MÖ 4000 yıllarında kullanmaya başladıklarını; Mezopotamya’da iyice gelişmiş olan dokumacılık sanatında iplik ve kumaşların yıkanması için sabun, potas ve şap kullanıldığını belirtir. MÖ 2500 yıllarında Sümerlere ait kil levhalar üzerindeki yazılarda sabun yapılması ile ilgili yazılara rastlanılmıştır. Sıvı yağlarla sabun yapımı hakkındaki bilgileri de Antik Mısır’da buluyoruz.  Orta Asya kökenli olan ve ham yünden üretilen keçenin üretim aşamasında sabunlu suyun kullanılması, Orta Asya ile de bir bağlantısı olduğunu gösteriyor. Bütün bu bilgiler, bize sabunun tarihinin çok eski olduğunu, 6.000 yıldır insanların çeşitli maddeleri kullanarak sabun ürettiklerini gösteriyor.

Bu “yağı yağla yıkamak” formülündeki mucizevî temizleyici,  insanın hayatına en güzel şeklide girmiş ve insanlar tarafından en güzel şekle getirilmişti. Eski sabun imalatçıları, imalathanelerinde, ellerinde bulunan hayvanın iç yağlarını veya zeytinlerin sıkılmasıyla çıkarılan zeytinyağından geri kalan tortulu yağlı kısmı kullanırdı. Bu yağlar, içinde alkali madde olan bitkilerin külleri, potas, şap, bor, borit veya sodyum hidroksit ihtiva eden doğal minerallerle kazanlarda kaynatılarak sabunlaşması sağlanırdı.  

Zamanla sabunlaşmayı sağlayacak sodyum hidroksit (kostik) ayrıştırılarak elde edildi. Sabun elde edilirken, bu madde çok dikkatle, sadece sabunlaştıracak kadar konulur ve sabunlaşma bittikten sonra deriyi tahriş edecek kostik kalmasın diye sabun defalarca su ile yıkanırdı. Sabun imalatçısı elde ettiği sabunun içinde tahriş edecek bir kalıntı kalıp kalmadığını diliyle yalayarak test ederdi. Sonuçta “yenebilecek!” saflıkta sabun tüketiciye sunulurdu.

Bugünkü sabunlara gelince; sanayileşen sabun için üreticinin düşündüğü tek şey vardı: “Ucuza mal etmek.” Bunun için de, hayvan iç yağları, artık sabun imali için kullanılan tek madde haline geldi. Yemeklerde kullanılan zeytinyağını, sabun imalinde kullanmayı hiç düşünmediler. İkinci olarak devreye giren “rekabet”, daha çok köpüren sabunu esas aldı. Bu köpürtücü maddelerin sabuna ilavesi demekti. Daha şeffaf, daha hoş kokulu, daha köpüren… Derken, sabun kişiliğini kaybedip, bir kimyasal madde haline geldi.

Saf sabunun ise bir tek amacı vardı “ temizlemek”.  Basit formülüyle bunu başarıyordu ama piyasada yarışan sabunlara ilave edilen koruyucu maddeler, renk maddeleri, sentetik kokular, sabun isminde ve görünüşünde “deterjanları” doğurdu. Ülkemizde de bu “asrî” leşen sabunlar, saf sabunmuş gibi sorgusuz sualsiz kullanılıyor…

Son senelerde, sabunda “doğallık” modası ön plana geçti.  İnsanımız yediği, içtiği ve kullandığı kimyasalların hayati tehlikesini öğrendi. Bir de batı dünyasından doğallık rüzgârları esmeye başlayınca, bu konuda çalışmalar hızlandı. Bize sunulan, fabrikasyon sabunların sabun gibi kokması için, sentetik koku imal edenlere çok iş düştü. Sabun gibi kokan ve görünen, çok ucuza alabildiğimiz kimyasal karışımlar piyasayı doldurdu.

Anadolu’da yüzyıllardır uygulanan sabunculuk geleneği devam edemedi. Bu sabunlara talep kalmadı. Bu sanatla uğraşanlar başka işlere yöneldiler.  Her şeye rağmen bazı bölgelerimizde bu sanat devam edebildi ise de bu doğal sabunlar batı dünyasının dikkatini çektiğinden tamamı ihraç ediliyor. Eski geleneği devam ettiren kaliteli sabunlar bize ulaşamıyor.

Doğal sabun tekrar para getiren bir ürün olmaya başladığından beri bu sanatı yeterince bilmeyenler ufak imalathanelerde yağları ölçüsüz ve kontrolsüz kostikle sabunlaştırıp tahriş eden sabunlar imal ediyorlar. Başka bir imalat şekli de “soğuk sabun” denen tamamen mikserle karıştırarak imal edilen kimyasal çorbalar. Bence en kötüsü sabun sanayinin bu modayı kullanmasıdır.  Kimyasal olarak hazırlanan sabunlara birkaç damla zeytinyağı veya defne yağı ilave edip büyük reklamlarla zeytinyağlı sabun diye satışa sunuluyor. Bu sabunların içindekiler kısmına bir bakın lütfen. 

En masum görünen sabunlar bile zeytinyağı ile güzelce sabunlaştırma yapılmayıp hazır sabun bazı,  sodyum Tallowate’la hazırlanıyor. Sodyum Tallowate denilen baz, hayvan iç yağlarının kostikle sabunlaştırılması ile elde edilen sabun ana maddesidir. Burada kullanılan maddenin hayvan iç yağı olması sorun değil. Bu yağlar tabii maddeler ve cilde zararı yok. Fakat hangi hayvansal yağlar, hangi şartlarda ve nasıl sabunlaştırılıyor bunları bilmiyoruz. Yığınla köpürücü, renklendirici, koku verici madde, parafin türevleri, gıdalarda yasaklanmış koruyucu maddeler ilave ediliyor.  Bunları o “saf! doğal!” sabunların etiketlerinde okuyabiliyorsunuz. 

Böyle sabunlara ilave edilen “otlar, kökler ve doğala özdeş parfümler!”le zenginleştirilen; pasta şeklinde, karpuz, çilek türlü tropik meyveler şeklinde şeffaf, yenecek kadar iştah kabartan sabunlara ne demeli? Sabun kimliğinden utanmış olmalı! O mütevazı bir mucizedir. Amacı da sadece temizlemektir…

Artık cildimizi doğal sabuna emanet ederken o gönül çelen reklamlara değil, sabunun etiketindeki içindekiler kısmına bakalım! Bu bilgiler, bize sabun gibi sabunu gösterecektir…

kaynak; iyilikguzellik.com




www.purneva.com


21 Aralık 2013 Cumartesi

Purneva Doğal, Söz Başı - GÜL



Purneva Doğal, Söz Başı - GÜL

Söz başımız bütün ağaçların nuru ve bütün çiçeklerin şahı "GÜL" olsun dedik. Ve sizler için GÜL dosyası hazırladık.

Zira, derler ki güle gülümsemeyen insan yoktur. 


Gül, dünyada hiçbir çiçeğe nasip olmayan derin bir geçmişe, dünden bugüne hiç değişmeyen ilgi ve sevgiye sahiptir. 
Gül taşlara 30-40 milyon yıllık imzalar bırakmış. Moleküler biyologlara göre ise gülün yaşı 200 milyon yıl. 
Bu sebeple bütün eski medeniyetlerin mitolojilerinde gül yer almakta.

Gül uzmanları anavatanının bütün ihtimalle orta asya olduğunu belirtirler. Birçok kaynakta gülün doğum yeri olarak Asya yazılır.

14. yy’dan itibaren tıp kitaplarında geçen gülün ;

- Hastalıkların tedavisi için ilaç olarak tıp alanında
- Güzel kokusu ile aromaterapide ,
- Güzellik reçetelerinde yer alarak kozmetik alanında

kullanıldığını görüyoruz.

Osmanlı tıbbında gül “soğutucu” etkisi esas alınarak tedavide kullanılmıştır. Gül, “birinci derecede soğuk” ve “üçüncü derecede kuru” nitelikleriyle, ilaç yapımında kullanılmıştır.

Göz hastalıklarını tedavi konusunda, tıp kitaplarında en başta gelen reçeteler; gözler, göz altları, göz kapağı ve çevresindeki şişlikler için kuru gül ile hazırlanan ilaçlardır.

Göz etrafındaki şişlikler ve ağrılar için; Bir tutam kuru gül kahve cezvesi içinde yeterince su ile haşlanır, soğutulur. Ilık halde iken bir bezle veya gül yaprakları ile beraber göz kapaklarına pansuman yapılır.

Gülle hazırlanan ilaçların içinde en çok kullanılanı gül suyudur. İbni Sina gül suyunun serinletici etkisinden dolayı baştaki hastalıklarda ve beyinde, çeşitli nedenlerden doğan ateşli hastalıklar için çok etkili olduğunu yazar.

Gül suyunun kaynatılarak buharına başın tutulması sarhoşluğu ve baş ağrısını geçirdiği geleneksel tıp kitaplarında yer almaktadır.

Gül yağının çok faydalı bir ilaç olduğu eski tıpta tekrar edilen bilgilerdendir. Cilt hastalıklarında, baş ağrılarında, beyni güçlendirici olarak, vücuttaki ağrı ve sızılarda özellikle tavsiye edilir.

İbni Sina ikinci kitabının yağlar bölümünde gül yağının faydasını; “Gül yağı beynin iltihaplanmasına başlangıcında ve sonrasında etkilidir, beynin gücünü çoğaltır ve anlayış gücünü artırır, belleği güçlendirir” demektedir.

Tamamlayıcı tıbbın önemli bir parçası olan aromaterapide gül özel bir yere sahiptir.

Gül yağının içinde bulunan feniletanol rahatlatıcı, uyku verici etkiye sahiptir.
Rahatlatıcı etkisi depresyon tedavisinde destekleyici olarak kullanılır.
Ruhsal sıkıntı kaynaklı ağrılarda, üzüntü, teselli gerektiren gerilimlerde etkilidir.
Doğum sırasında psikolojik etkisi ile doğumun kolay geçmesini sağlar.
Gül yağı alerjiye neden olmayan, doğrudan cilde sürülebilen nadir uçucu yağlardandır.

Aromaterapistler gül yağını kuvvetli bir mikrop giderici olması sebebiyle, her türlü kuru ve problemli ciltler, alerjik ciltler, egzema, yeni doku oluşumu ile yaraların kapanması durumlarında tavsiye ediyorlar.

Gül yağı ayrıca mide ve karaciğer problemlerinde temizleyici, iltihap giderici, spazm çözücü, kalp ve ince bağırsak fonksiyonlarını düzenleyicidir. Adet düzensizliklerinde kullanılır.

Gül yağı aromaterapide, portakal çiçeği, lavanta, yasemin ve sandal uçucu yağları ile uyumlu olup değişik komposizyonlarda kullanılır.

Gülün, Grekçe “kosmetikos” sözcüğünden türeyen “kozmetik” alanında kullanılmasına dair ilk ipuçlarını I. Yy.’da yaşayan Galen’in “Lokal kullanılan reçeteler” isimli kitabında görüyoruz.

Temizleyici olarak kaliteli bir gül suyu hiçbir güzellik ürünü ile kıyas edilemez!

Makyaj temizlemek için en doğal, en zararsız,üstelik en faydalı ürün gül suyudur. Hafif makyajda gül suyu yüzü tamamen temizler. Yoğun makyaj temizliğinde ise, gül suyu gliserin ile takviye edilir. Yarım su bardağı gül suyuna bir büyük yemek kaşığı gliserin ilave edin ve çalkalayın. Mükemmel bir yüz temizleyiciniz hazır. Cildinize dost, üstelik onarıcı ve gençleştirici.

Yüz temizliğinden sonra tonik kullanma alışkanlığınız varsa gül suyu harika bir toniktir. Çünkü içeriğindeki maddeler cildi toparlar, gerginleştirir, temizleyici ve antiseptiktir.
Gül suyu tonik yeterli gelmezse, yeşil çay gül suyu karışımı tonik kullanabilirsiniz. Büzücü etkisi, antioksidan ve faydalı maddeler içerir.

Tarif; 1 yemek kaşığı yeşil çayı 1 çay bardağı su ile hafifçe haşlayın. Demlenmeye bırakın, soğuyunca süzün. Bir kahve fincanı yeşil çay üzerine bir çay bardağı gülsuyu koyup çalkalayın, eğer hafif serinlik etkisi tercih ederseniz karışıma 1 tatlı kaşığı alkol ekleyebilirsiniz.

Gül yağı kırışık giderici özelliği, cildi parlatması sebebiyle, tarihin her döneminde “güzellik iksiri” olarak tabir edilmiş.

Gülden yapılan güzellik kremini ilk kez, I. Yy’da yaşayan ünlü hekim Galen Roma sarayının güzel hanımları için hazırlamış ve beyaz renkli deriyi yumuşatan kremleri tanıyan hanımlar bir daha bundan vazgeçememişler.

Gül kremi özellikle havası kuru veya güneşli beldelerde yaşayan, deniz, kum deryasına dalan hanımlar için idealdir. Egzos gazlarıyla dolu büyük şehirlerin, modern iş kadınları için ise vazgeçilmezdir. Sabahları yüzünüze ince bir tabaka sürün ve makyaj hünerinizi onun üzerinde gösterin.

Ayrıca gül kreminden önce, yüzünüzü yıkamak için gül sabununu deneyin.

Prof. Dr. Ayten Altıntaş – Gül ilaçların en güzeli kitabından derleme


Gül kokusu. Kozmik âlemi, açılan âlemi temsil ediyor. Nebulalar gibi... Rengi de öyle. Sufilikte kalp gözünün, iç gözün açılmasını temsil ediyor. Kalb gibi, âlemler gibi yaprakları kat kat. Gül nasıl açılıyor? Bir merkez etrafında spiral bir oluşum gösteriyor. Bize, merkeze gelmeyi, vahdete gelmeyi gösteriyor. Aroma terapisinde gül kokusu, beyindeki nöron ağlarının güçlendirilmesinde kullanılıyor. Onun için, manevî konuda ilhamlara ve onun yaratımına, maddî âleme taşımaya çalışıyorsan, gül yağını üçüncü gözüne ve burun deliklerine sür, ama saf gül yağı olsun.

Osmanı Mozaiği'nden bu güzel beste ile Gül'ün şarkısından da söz etmiş oluruz. Keyifle dinlemeniz dileğiyle :)



Altın Tasta Gül Kuruttum Aman Ali'm
Altın tasta gül kuruttum aman Ali'm
Yâri sinemde uyuttum Ali'm
Yâr söyledi ben unuttum aman Ali'm
Gönül efendini buldu Ali'm
Saçı Leylâ'ya vuruldu

Beste: Nimet Hanım
Güfte: Anonim
Makam: Acemkürdi

Sanatçı: : Filiz Şatıroğlu
Albüm: : Kadın Bestekarlar 1 - Osmanlı Mozaiği






www.purneva.com